“`html
1 Ekim tarihinde kapılarını açan Sonica İstanbul, şehirde merakla beklenen yeni medya ve müzik festivali olarak göze çarpıyor. Hande Şekerciler ve Arda Yalkın tarafından kurulan Piksel.Creative Solutions tarafından organize edilen festival, Babylon’da düzenleniyor. Sonica, bu dinamik ikilinin sunduğu etkinliklerden sadece biri. Hande Şekerciler ve Arda Yalkın ile sanatı, festival organizasyonlarını ve yapay zeka ile sanat ilişkisini konuştuk.
Hande Şekerciler ve Arda Yalkın, dijital sanat ile geleneksel sanatın buluştuğu ha:ar’ın kurucularıdır. Her projelerinde, hem bulundukları yerin hem sanatın özünün hem de düşünce biçimlerimizin sorgulanmasına olanak tanıyorlar. Kendi bireysel çalışmalarının yanı sıra İstanbul’a üç yeni medya festivali kazandırdılar: Noise Media Art, Sonica İstanbul ve Ars Electronica. Noise Media Art bu yıl üçüncü defa gerçekleştiriliyor; fakat Sonica İstanbul, ilk kez düzenleniyor. Festival, British Council desteğiyle 1-4 Ekim tarihleri arasında Babylon’da gerçekleştiriliyor.
Daha önceki çalışmalarına duyduğumuz hayranlık bir yana, sadece İstanbul’a yeni ve kaliteli ve orijinal festivaller kazandırmaları bile onları takdir etmemiz için yeterli. Tüm bu süreçleri gözlemleme şansımız oldu ve kendileriyle keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
-Sonica İstanbul nedir ve festivalde neler deneyimleyeceğiz?
Hande: Sonica, İskoçya merkezli Cryptic tarafından 2012 yılından bu yana düzenlenen, ses, görsel ve performansı harmanlayan uluslararası bir festivaldir. Festival, yalnızca müziği değil, sonik sanatların görsel teknolojilerle etkileşimini öne çıkararak, katılımcılara deneyim odaklı ve disiplinlerarası bir alan sunmayı hedeflemektedir. Bu anlamda, hem tanınmış sanatçılara hem de genç yeteneklere yer veriyor ve farklı şehirlerdeki etkinlikleriyle küresel bir ağ oluşturuyor.
Sonica İstanbul, bizim açımızdan sadece bir etkinlik değil; Türkiye’de uzun zamandır göz ardı edilmiş olan sonik ve performans sanatlarına özel bir alan sunuyor. Sesin ve performansın bedeni, alanı ve izleyiciyi dönüştüren gücüne odaklanıyoruz. Amaç, izleyiciyi yalnızca pasif dinleyici olmaktan çıkarıp, deneyimin aktif bir parçası haline getirmek. Sonica İstanbul’un en ilgi çekici yönü, katılımcı yaklaşımı ile izleyicilerine çok katmanlı bir deneyim sunmasıdır.
Arda: Bu yıl Sonica İstanbul’un İstanbul’da daha küçük bir bölümünü gerçekleştireceğiz. 1-4 Ekim 2025 tarihlerinde Babylon’da sunulacak programımızda Rival Consoles, Halina Rice, TAAHLIAH, Robbie Thomson, Konx-om-Pax, Martin Messier, Tatsuru Arai, NEKO3, RAW ve Koi Failure gibi isimler yer alacak. Bu edisyon, bizim için bir başlangıç olarak değerlendiriliyor; gelecek yıllarda Sonica İstanbul’un burada daha da büyümesini ve geniş kitlelere ulaşmasını umuyoruz. Ayrıca, Birleşik Krallık’a geçiş yapmamızla birlikte Sonica, Türk sanatçıların uluslararası sahnede kendilerini daha fazla göstermelerine yardımcı olacak önemli bir platform sunuyor.
-Geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiğiniz Noise Art nasıl geçti? Bu deneyimi Sonica İstanbul‘a nasıl uyarlayacaksınız?
Hande: Noise Art, bizim açımızdan yalnızca bir sergi ya da fuar olmaktan çok, Türkiye’de medya sanatları ekosisteminin kurulmasına yönelik uzun vadeli bir çabanın parçasıdır. Bu yıl üçüncü kez gerçekleştirdik ve İstanbul’da 20’den fazla galeri, inisiyatif ve stüdyoyu bir araya getirdik. Ziyaretçilerin ilgisi, tartışmalar ve yeni iş birlikleri, bu alandaki ihtiyacı bir kez daha ortaya koydu. İzleyicilerin, sanatçıların ve kurumların aktif olarak birleştiği, sınırları zorlayan ve aynı zamanda üretim için somut alan açan bir deneyim oldu.
Arda: Noise Art’ın sağladığı en büyük kazançlardan biri, farklı coğrafyalardan gelen sanatçılar ve kurumlarla geliştirdiğimiz ilişkiler. Bu bağlar etkinlik süresince kalmayıp, başka projelere ve uluslararası iş birliklerine dönüşüyor. Ars Electronica, Sonica gibi festivallerin yanı sıra Türkiye’deki önemli kurumların bu ağın bir parçası olması bize çok şey kazandırdı. Bu deneyimi, Sonica İstanbul’a yansıtarak açılışımızda da aynı expander yaklaşımla farklı sesleri, vizyonları ve deneyimleri İstanbul izleyicisi ile buluşturmayı hedefliyoruz.

-ha:ar’da sanat ve teknoloji arasında sürekli bir diyalog içerisindesiniz. Bu bütünleştirici yaklaşımınızı Noise ve Sonica’nın görsel kimliğine ve deneyim tasarımına nasıl yansıtıyorsunuz?
Hande: Tasarım, bizim işlerimizin sadece bir parçasıdır. Gerçekten yaptığımız her şey —sergi alanından etkinlik programına, sanatçı seçiminden izleyici ilişkisine kadar— sanatçı gözüyle düşündüğümüz, tasarladığımız unsurlardır. Noise, Sonica veya Ars Electronica İstanbul gibi etkinlikler, bizim sanatsal perspektifimizin uzantısıdır. Elbette eksiklerimiz var; Türkiye’nin zorlu coğrafyasında her şey kolay olmuyor ama her seferinde yeni bilgiler ediniyoruz. Bu öğrenme süreci, işimiz için en değerli kısımdır.
Arda: Ha:ar pratiği içerisinde teknoloji ile sanatın iç içe geçtiği projeler üretirken kazanılan deneyim, organizasyonel süreçlere de direk yansır. Noise ya da Sonica’yı sadece bir “etkinlik tasarımı” olarak değil; bütünsel bir sanat anlayışının parçası olarak ele alıyoruz. Yani bir festivale yerleştirilen LED ekran veya ses sistemi gibi unsurlar, bizim için yalnızca teknik detaylar değil; izleyiciyle kurulan deneyimin ayrılmaz parçalarıdır. Eksikliklerimiz olmasına rağmen, temel motivasyonumuz her şeyi derinlemesine öğrenmek ve sanatı daha kapsayıcı hale getirerek geleceği güçlendirmektir.
-Sonica’da yer alacak sanatçıları seçerken ne gibi kriterler göz önünde bulunduruldu?
Arda: Seçim sürecini festivalin kurucusu Cathie Boyd ile birlikte yürüttük. Amacımız, Türk, İskoç ve Birleşik Krallık’tan sanatçıların eşit şekilde buluştuğu, farklı coğrafyaların bir araya geldiği ve Sonica’nın ruhunu yansıtan bir program oluşturmaktı. Elbette Sonica bundan çok daha fazlasını içermekte; örneğin bu yıl sergileri İstanbul programına dahil edemedik ama gelecekte festivalin bu boyutunu buraya kazandırmayı hedefliyoruz.
-Organizasyon sürecinde kullanılan teknolojilerin çevresel etkilerini azaltmak adına özel bir stratejiniz var mı?
Hande: Bu konu bizim için büyük önem taşıyor. Mesela bu yıl tüm sergilemeleri hazırlarken tek kullanımlık ürünler yerine yeniden kullanılabilen malzemeler tercih ettik. Noise’un mekânsal düzeni de bu yaklaşımı destekliyor; hem mimari açıdan hem de malzeme seçiminde daha sürdürülebilir fikirler üretiyoruz.
Arda: Sonica ve Ars Electronica gibi uluslararası festivaller için daha önce belirlenmiş çevresel kurallara uymak zorundayız. Noise ise bu anlamda yenilikçi bir yaklaşım sunuyor; ama hızlı öğreniyoruz ve her etkinlikte daha bilinçli adımlar atmaya çalışıyoruz. Uzun vadede, hem yerel üretim yöntemleriyle uyum içerisinde hem de uluslararası standartlarla paralel olan, çevresel etkisi en aza indirilmiş bir yapı oluşturmayı amaçlıyoruz.
-Yakın gelecekte başka festivaller planlıyor musunuz?
Hande: Önümüzdeki en yakını Ars Electronica İstanbul; 21–28 Ekim tarihlerinde Zorlu PSM’de gerçekleşecek. Son derece kapsamlı ve ilgi çekici bir deneyim sunmayı hedefliyoruz; çünkü bu kez medya sanatının yalnızca ekrandan ibaret olmadığını, heykel, mekan ve interaktif enstalasyonlarla çok daha geniş bir yönünü sergilemek istiyoruz.
Arda: Noise Media Art ise bu yıl, Birleşik Krallık merkezli yeni bir yapı oluşturacak. Şu anda bu yapının inşası için çalışmalara devam ediyoruz. Aksilik olmazsa, hem Sonica hem de Ars Electronica’nın 2026 edisyonlarının gerçekleştirilmesine devam edeceğiz. Bu şekilde, hem Türkiye’de hem de uluslararası düzeyde medya sanatı için kalıcı bir ağ kurmayı hedefliyoruz.
-Hande Hanım, klasik heykel geçmişiniz var. Hatta bazı işlerinizde Rönesans etkisi hissediliyor. Bu arka plan, teknoloji ve sanatı harmanlarken ya da Noise Media Art ve Sonica İstanbul’ı kurgularken ne tür bir etki oluşturuyor?
Hande: Benim için klasik heykel eğitimi, bir temel oluşturuyor. Form, oran, malzeme ve mekânla etkileşimi detaylı bir şekilde anlamanıza imkan tanıyor; ayrıca tarih boyunca sanatın nasıl “büyük anlatılar” kurduğunu da görebiliyorsunuz. Rönesans etkisi dediğiniz şey, insan merkezli bakış açısı ve estetik algı üzerinden bu anlatıları günümüzde yeniden düşünmeyle ilgilidir.
Teknoloji kullanırken, geçmiş bilgilerimi yük olarak değil, referans noktası olarak taşıyorum. Noise Media Art ve Sonica İstanbul söz konusu olduğunda, teknik kürasyonu bizzat kendim yapmıyorum; daha ziyade vizyon ve kavramsal çerçeveyi kurup, ekiplerle ve ortak kurumlarla bu süreci birlikte yönlendiriyorum. Form ve estetik benim için önemli; ancak esas odak, sanatın toplum ile nasıl etkileşim kurduğudur. Medya sanatı klasik heykelden farklı bir konumda dursa da, iki tür arasında ortak payda, izleyiciyi dönüştürme gücüdür. Klasik geleneğin sağladığı disiplin, bugünkü teknoloji ile olan diyalogumu daha tutarlı ve sağlam hale getiriyor.
-Ecstasy serisi gibi çalışmalarda form ve “purification” teması öne çıkıyor. Bu, benim için işlerinizi etkileyen bir yön. Bu duygu ve deneyime dayalı yaklaşım, düzenlediğiniz festivallerde sanatçı ve izleyici etkileşimine nasıl katkıda bulunuyor?
Hande: Heykel pratiğimde daima bedene, forma ve onun dönüştürücü etkisine odaklandım. Ecstasy gibi projelerde beden, izleyiciyle doğrudan ilişki kuruyor; fiziksel varlığı, ölçeği ve formu aracılığıyla hem estetik hem de duygusal bir deneyim sağlıyor.
Noise Media Art ve Sonica İstanbul gibi etkinliklerde bu anlayış farklı şekillerde kendini gösteriyor. Bizim için önemli olan sadece eserleri sergilemek değil, izleyici ile eserler arasında bir etkileşim alanı oluşturmak. Teknolojik sanat, doğası gereği etkileşimi ve deneyimi barındırırken, ben klasik form bilgisinden gelen bir sanatçı olarak bunun duygusal bir bağa dönüşmesini de önemsiyorum. Bu yüzden festivalin mekânsal tasarımına da, izleyicide heykelimsi bir bütünlük ve yoğunluk yaratabilmesini sağlamak adına dikkat etmemiz gerekiyor. İzleyici sadece “görmek” değil, aynı zamanda “hissetmek” ve “etkilenmek” için bir deneyim yaşaması gerekiyor; bu da festivallerde oluşturduğumuz atmosferin merkezi bir unsuru.

Ecstasy serisinden bir heykel
Hande: Bu gerçekten benim için çok özel bir deneyim. Çünkü normalde bir sanatçı olarak işinizi sergilediğinizde izleyici ile ilişkiniz genellikle sınırlıdır; anlaşmanın ardından izleyicinin tepkilerini göremezsiniz. Ancak, bizim düzenlediğimiz etkinliklerde, hem sanatçı hem de organizasyon sürecinde aktif bir rol oynadığım için bu süreci daha yakından gözlemleme fırsatım oluyor.
Güzel bir sanat eserini incelerken izleyicinin yüzündeki şaşkınlık, bazen bir enstalasyonun içerisindeki kalış süresi ya da hiç beklenmedik bir şekilde işin parçası olmaya çalışması bana çok şey anlatıyor. Bu tepkiler, sanatın hala dönüştürücü bir gücü olduğunu hatırlatıyor. Özellikle medya sanatında, izleyicinin sadece bir gözlemci değil, deneyimin parçası olduğunu görmek oldukça değerli. Benim pratiğimde hep “beden ve duygu üzerinden bağ kurma” fikrine odaklandım; izleyicinin de bu bağı kurduğunu görmek bana büyük bir motivasyon sağlıyor.
Bu gözlemler, bazen sonraki projelerimizin tasarımında da ilham kaynağı oluyor. İzleyici ile kurulan bu direkt bağlantı, yeni projelerin şekil almasına yardımcı oluyor.
-Sanatçı-yönetici rolünü nasıl harmanladınız?
Hande: Başlangıçta zorluydu; çünkü sanatçının derinleşmeye, sessizliğe ihtiyacı vardır. Yönetim ise hız ve organizasyon gerektiren bir süreçtir. Fakat zamanla, bu iki rolün birbirini nasıl beslediğini fark ettim. Sanatçı bakış açısıyla etkinliklerin estetik bütünlüğüne dikkat ederken, yönetici bakış açısı ile sanatçıların ihtiyaçlarını da daha iyi anlayabiliyorum. Noise Media Art, Sonica İstanbul ve Ars Electronica İstanbul gibi büyük ölçekli işlerde bu iki yönlü bakış açısı benim için denge sağlıyor. Yorucu ama çok öğretici bir süreç; bu süreç hem sanatsal pratiğimi hem de organizasyon yeteneğimi geliştirmektedir.
-Arda Bey, daha önce izleyiciyi provoke etmeyi sevdiğinizi belirtmişsiniz. Bu yaklaşım, organize ettiğiniz festivallerde de hissediliyor mu? Seçilen sanatçı ve eserlerin uyarıcı olması gibi kriterleriniz var mı?
Arda: Benim sanat pratiğim esasen müzikle başladı; rock’n’roll’dan sahne teknolojilerine, videoya, animasyona ve VFX’e kadar geniş bir yelpazede ilerledi. Kitle kültürü, medya ve izleyici ile doğrudan temas eden alanlarda çalıştım. Bu nedenle provokasyon benim için bir yöntem, izleyici ile kurulan doğrudan ve sarsıcı bir bağın aracısıdır. Bu anlayışı Noise Media Art, Sonica İstanbul ve Ars Electronica İstanbul’da da korumaya özen gösteriyoruz. Seçtiğimiz işler yalnızca estetik olarak değil, mutlaka bir soru, tartışma veya problem ortaya koymalıdır. Çünkü medya sanatı sadece bir “gösterim” değil; izleyiciyi yerinden oynatan, alışkanlıklara ve statükoya meydan okuyan, düşünsel dönüşüme iten bir enstrümandır.
Bugünün dili teknolojidir. Şirketler, devletler ve kurumlar bu dil üzerinden iletişim kurmakta, analiz yapmakta ve sınıflandırmaktadır. Sanatın bu dili kullanması da kaçınılmaz hale geldi. Bizim amacımız, bu dili sadece bir araç olarak değil; aynı zamanda eleştirel ve dönüştürücü bir ifade biçimi olarak sahiplenmektir. Bu bağlamda provoke etmek, izleyiciyi ciddiye almak veya kırmak değil; ona bu yeni dil üzerinden farklı bir bilinç düzeyi sunmak demektir.
-Rekabet, popüler kültür ve medya üzerine yoğunlaşan biri olarak, yapay zekanın kitleleri etkileme konusundaki görüşleriniz nedir?
Arda: Her zaman popüler kültürün ürettiği imgeleri ve bu imgelerin toplum üzerinde yarattığı etkiyi merak ettim. Bu imgeler, insanların nasıl düşündüğü ve davrandığını şekillendiren en güçlü dillerden biridir. Sanat pratiğim, bu dili öğrenip gerektiğinde sorgulayıcı bir şekilde kullanmanızı gerektiriyor.
Yapay zeka, bu dilin tarihi boyunca en gelişmiş ve görünmez versiyonunu sunuyor. Artık sadece neyi tüketeceğimizi değil, ne düşündüğümüzü ve nasıl hissettiğimizi de yönlendirebiliyor. Bu durum, şirketler ve devletler için muazzam bir güç; fakat toplum açısından ciddi tehlikeler barındırıyor. Hayatımız gittikçe daha fazla algoritmalar ve teknolojiler tarafından yönetiliyor; ancak insanlığın büyük bir kısmı bunların nasıl çalıştığını gerçekten bilmiyor. Eğer bu güçle mücadele etme veya onu dönüştürme kapasitemizi artırmak istiyorsak, sistemleri öğrenmeliyiz.
İnsanlık tarihinde ilk defa düşünme işini bir teknolojiye devrettik. Bugüne kadar geliştirdiğimiz araçlar, bedenimizin sınırlarını aşmayı amaçlıyordu: daha hızlı hareket etmek, daha ağır yükler kaldırmak, uçmak veya deniz altına dalmak. Şimdi ise hafıza, analiz ve karar verme konularını makinelerle paylaşmaya başladık. Açıkçası bunun nereye varacağı belirsiz; tahminler sadece varsayımlar. İnsan yerine düşünme işini üstlenen bir makine fikri, benim için büyüleyici olmaktan çok korkutucu. Yapay zeka, yerimizi alan bir otorite değil, düşünce alanlarımızı genişleten ve yaratıcılığımızı artıran bir ortak konumundadır.

-Yapay zeka sizce bugün yaşadığımız dünyayı nasıl şekillendiriyor?
Hande: Yapay zeka, yalnızca üretim süreçlerimizi etkilemekle kalmıyor; aynı zamanda bilgiye erişim yöntemlerimizi de dönüştürüyor. Günümüzde internette karşılaştığımız içeriklerin büyük bir kısmı, algoritmalar tarafından dönüştürülmüş yapay içeriklerdir. Bu durum, gerçek ile kurgu arasındaki sınırları belirsiz kılıyor ve gerçekliğin kendisini sorgulanabilir hale getiriyor. Sanat bağlamında bu, yeni ifade alanları açarken büyük bir etik sorumluluk da doğuruyor; çünkü artık estetik kaygılar kadar, kimin ön plana çıkacağı ve kimin geri planda kalacağı da sanatın gündeminde.“
Arda: Tarih boyunca devletler genellikle halklarının çıkarına hizmet etmesi gereken kuruluşlar olmuştur. Ancak şirketlerin böyle bir yükümlülüğü yoktur; tek amaçları büyümek ve rakiplerini geride bırakmaktır. Karar mekanizması, birkaç şirket yöneticisinden oluşmaktadır. Bugün algoritmaların ve yapay zeka sistemlerinin nasıl çalışacağı ve toplumların nasıl şekilleneceğine bu dar kadro karar vermektedir. Bu durum, bana yeni bir tekno-feodal düzeni hatırlatıyor: verinin “toprak” olduğu, şirketlerin ise feodal lordlar gibi bu veriyi sahiplenerek yönetimidir. Eğer bu yapının şeffaflığı, sınırları ve toplumsal sorumluluğu tartışılmadığı takdirde, yapay zekanın şekillendireceği gelecek eşitsizliği ve otoriterleşmeyi hızlandıracaktır.
-AI ile üretilen imgelerin artışı, sizce “emek” ve “ustalık” algısını nasıl değiştiriyor?
Hande: Yapay zekanın ve teknolojinin varlığı bazen “el emeğini” yok sayıyor veya önemini azaltıyor gibi görünebiliyor. Oysa sanatta “emek” her zaman esas olmuştur. Bizim bakış açımız, basit bir teste dayanıyor: teknoloji yoğun bir eserden teknoloji çıkarıldığında geriye ne kalıyor? Eğer hâlâ bir duygu, bir fikir ve bir derinlik kalabiliyorsa, o iş bizim için değerlidir. Bu nedenle emeğin anlamı, yalnızca kullanılan malzemede değil, aynı zamanda arkasındaki düşüncede ve yoğunlukta yatar.
Arda: Bu noktada ustalık sadece teknik beceri ile sınırlı kalmıyor; ne gibi sorular sorduğunuz ve bu tekniği hangi maksatlarla kullandığınız ile ilgilidir. Yapay zeka, bir aracı kolaylaştırabilir veya hızlandırabilir; ancak düşünce, vizyon veya bağlamı ikame edemez. Asıl mesele, teknoloji aracılığıyla hangi mesajı verdiğiniz ve izleyicide nasıl bir etki bıraktığınızdır. Bu nedenle “ustalık” kavramı, el emeğinden ziyade, aklın ve niyetin emeğine doğru evriliyor.
-Yapay zeka ile üretilen görsellerin ve seslerin, müziklerin oluşturulmasında hangi etik sorunları kritik görüyorsunuz?
Hande: Bu noktada en kritik mesele şeffaflıktır. Eğer bir eser AI ile üretilmişse, bunun nasıl üretildiği, hangi verilerle beslendiği ve hangi kültürel kodların içerildiği net bir şekilde belirtilmelidir. Aksi takdirde, sanatın eleştirel yönü zayıflar. Ayrıca, veri setleri içindeki önyargıların bilinçsizce yeniden üretilmesi ciddi bir risktir.
Arda: Benim için kritik nokta ise, bir eserin deneyim olarak mı yoksa manipülasyon mu olduğu meselesidir. Çünkü yapay zeka duyuları kolayca tetikleyip yönlendirebilir. Burada niyet ve bağlam önceliklidir. Bizim için temel ilke şudur: teknolojiyi işin içinden çıkardığınızda geriye hâlâ bir fikir, duygu veya anlam kalıyor mu? Eğer kalıyorsa, o iş değerlidir; yoksa sadece boş bir gösterimdir.
Ekleyecek olursak, günümüzde yapay zekanın kendi ürettiği içeriklerle beslenmesi, “autophagy disorder” ya da “model collapse” olarak bilinen bir riski doğuruyor. Bu döngü, sistemin giderek daha fazla sentetik veriyle beslenmesine ve özgünlüğünden uzaklaşmasına yol açan bir çürüme süreci oluşturuyor. Sanatsal açıdan bakıldığında, sadece yapay zekanın ürettiği fikirlere dayanarak oluşturulan işler zamanla insan duygularından kopmakta ve yüzeysel, tekdüze estetiklere indirgenmektedir. Sanatın temelinde ise hala insan deneyimi, emek ve duygu yer alıyor. Bu yüzden etik duruş sadece şeffaflık değil, aynı zamanda bu çürüme döngüsüne karşı sanatın insani değerlerini korumak olmalıdır.
-Sizce gelecekte medya sanatlarının merkezinde insan mı olacak, yoksa insan ile yapay zeka eşit yaratıcı ortaklar haline mi gelecek?
Hande: Kesinlikle gelecekte de merkezde insan olacaktır. Yapay zeka güçlü bir araçtır ve yaratıcı bir ortaklık sağlayabilir; ancak sanatın özü hâlâ insana ait olan duygu, sezgi ve deneyimdedir. Sanat, yalnızca üretim biçimiyle değil, aynı zamanda izleyici ile kurduğu bağla tanımlanır. Bu bağı kuran, insanın kırılganlıkları, çatışmaları ve duygularıdır. AI, bu süreci zenginleştirebilir, hatta sanatçının yeteneklerini artırabilir; fakat merkezdeki öznenin insan kalacağına inanıyorum. Çünkü sanat, duygusal bir ihtiyaçtan doğar ve bu ihtiyacı makinelerin hissedebilmesi söz konusu değildir.
Arda: Ben insan ve yapay zekanın eşit yaratıcı ortaklar olacağına inanmıyorum. Tarih boyunca tüm teknolojiler insanlığın ihtiyaçlarına hizmet etmiş araçlar oldu; yapay zeka da farklı değildir. Ancak bugün yaşadığımız durum, insanlığın ilk defa düşünme eylemini bir makineye teslim etmesidir. Bu, insan yaratıcılığını tamamen dışlamak anlamına gelmeyecek olsa da, sanatın özündeki karar verici rolün her zaman insanda kalması gerektiğini savunuyorum. Yapay zeka, insan zihninin sınırlarını genişleten bir yaratıcı ortak olabilir; ama bağımsız bir özne olamaz. Çünkü sanatın değerini belirleyen tek faktör, yalnızca teknik veya estetik değil, aynı zamanda tarihsel, kültürel ve duygusal bağlamdır. Bu bağlamı makine üretemez. Dolayısıyla yapay zeka bizimle beraber çalışabilir fakat yön veren taraf her zaman insan olacaktır. Ancak yine de yapay zekanın ve teknolojik gelişmelerin sunduğu yeni fırsatlarla sanatın ve sanat izleyicisi olmanın tanımının köklü bir şekilde değişeceğini düşünüyorum. Sanatın tüketim şekli, üretim yöntemleri ve hatta sanatçı ile izleyici arasındaki sınırlar hızla dönüşmeye başlamıştır ve bu dönüşümün ilerleyen yıllarda daha da hızlanacağına inanıyorum.
“`